İslam, Medeniyet ve Tıp
07.01.2014 10:07
Meseleye evvela İslâm'ın ilme verdiği müstesna yeri ve bu hususta yaptığı tahşidatı gözden geçirerek girelim : "De ki, hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" (39/9), "Kulları arasında Allah-u Teala'dan en çok korkan alimlerdir" (35/28), "İşte misaller, biz onları insanlar için irâd ediyoruz, âlim olanlardan başkası onları anlamaz"(29/43); "Alimler peygamberlerin varisleridir.", "Bir kabilenin ölümü bir âlimin ölümünden ehvendir; kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şühedanın kanı ile tartılır; beni Allahu Tealaya yaklaştıracak yeni ilim edinmediğim günün doğmasında, benim için hayır yoktur; âlim olan mü'min (abid)den yetmiş derece üstündür."
İşte İslâm'ın ilme verdiği ehemmiyeti gösterir yukarıdaki misallerin yanıbaşında daha bunlar gibi yüzlercesi bir çırpıda sayılabilir. İşin bu teorik yanından başka bir de pratikte bunun neticelerine, İslâm âleminin tıp sahasındaki seviyesine bakalım. Daha 11. asırda Kahire'de tabib odası kurulmuştu. Başkanı Tabib îbn-i Rıdvan, hekimin vazifelerini şöyle belirtmiştir: "Tabib düşmanlarını da aynı ruh, aynı alaka ve ihtimamla tedavi etmelidir. Bu suretle tedaviye çalışırken sevmelidir." O devirde Avrupalının bırakınız başkalarını tedavi etmeyi, hristiyan olmayan doktora tedavi olmasının yasak oluşunu; hele hele asrımızda güya hümanist bir kısım doktorların bile zaman zaman tatbikinde güçlük çektiği bu mevzuda, o asırda katedilmiş mesafe ne kadar büyüktür. Batıda tek tük, o da Hotel Dieu gibi hastaneden başka herşeye benzeyen hastanelere mukabil, bugün bile erişilmesi güç, hemen hemen dünyanın hiçbir yerinde temin edilmeyen ihtişamda ve konforda, hastalar için herşey dünüşülmüş hastanelerin varlığına, Dr.Hunke'in dediği gibi : "Bizim gurur duyduğumuz 20. asırda inanmayabiliriz. Gerçek bin yıl önce Himalayalarla Pireneler arasındaki her büyük İslâm şehrinde, zaruri tesisler halinde bulunan hastanelerden, 10. asır ortalarında sadece Kurtuba'da 50 hastane vardı... Hükümdarlara mahsus konfor, tamamen halka açık hastaneler de mevcuttu... Sabit İbn-i Sinan köylere kadar uzanan seyyar hastaneler, hapishane hastaneleri vücuda getirdi. İbn-i Furat, 923 senesinde memurların bedava muayenesi için bir poliklinik tesis etti. Her hastanenin birer vakfı vardı. Onun için halka bedava hizmet veriliyordu.. Yalnız Mansuri Hastanesinin senelik masrafı bir milyon dirhemdi... Bizzat Sultan hastaneleri teftiş ediyordu. Hastane personelinin maaşları vakıf gelirlerinden ödenir tıbbi teftişi, tabibler arasında yapılan esaslı bir imtihan neticesi seçilen başhekim yapardı. Razi başhekim olduğunda bugünkü manada çeşitli branşlardan 24 kişilik bir mütehassıs kadrosu ihdas etmiştir. Sabah muntazam viziteler yapılıp, öğleden sonra dersler yapılıyordu. Tıp talebeleri klinikten koparılmıyordu. 931'de El Muktedir tabibleri imtihandan geçirerek ehil olanlara çalışma ruhsatı verdi ve ilk tabibler odasını kurdu. İlk ihtisas imtihanı o devirde yapıldı. Ameliyatlarda asiste etmek ilk defa o zaman tesis edildi. Hastanın dış görünüşünden nefesine, nabzına, idrarına kadar herşey dikkatle tetkik ediliyordu.. Hastane kayıtları bugünkü manada ilk defa 10. asrın ilk çeyreğinde Rey Hastanesinde tutuldu. O devrin en büyük tabibleri, kendilerinden sonra eserleri asırlarca sonra bile ellerden düşmeyen ve birçok lisana tercüme edilenlerden başlıcaları : Er Razi, Galen devrinden beri hiçbir hekimin erişemediği seviyede derin bir tıp bilgisine sahipti. Kimya sahasında engin bir ilmi vardı. "El Havi" adlı eseri "Continens" diye batıda çevrilmiş olup 30 ciltten ibarettir. Hipokrattan o devre kadar geçen zamanın tam bir ansiklopedisidir... Razi tıbbın her sahasında derin bir ilme sahiptir. Romatizma, böbrek, mesane ve çocuk hastalıklarını incelediği gibi hijyenik; hava, su, gıda gibi şeyleri de incelemiş, hastaların banyo yapmalarına fazlaca ehemmiyet vermiştir. Papazlar nazarında Haçlı seferlerinden önce banyo jimnastik ve beden eğitimi gibi son derece çirkin bir ahlaksızlık, fuhuş ve sefahat sayılırken, Razi hastalara banyo teminine çalışmış ve sağlamıştır.
İbn-i Sina... Bu büyük alimi anlatmaya ciltler yetmez. Menenjit, menejizm, plörezi, pnömoni, intelkostalnevralji ve karaciğer apsesi ile peritoniti, bağırsak ve böbrek koliklerini, yüz felçlerini, sanlığı, şarbonu tanıttı. Eski şarabı yara pansumanında antiseptik olarak ilk defa kullandı. Psikoterapiyi en iyi şekilde tatbik etti. Çocuk bakımı ve eğitimiyle alakalı günümüz pedagojisine tıpatıp uyan eserler telif etti. 1500 yılına kadar Galen'in iki ciltlik eseri bir defa basılmasına karşılık; "Kanun" 16 defa basıldı. Müteakip asırda bu miktar yirmiyi buldu. 17. asrın ikinci yarısına kadar da tablan birbirini kovaladı. Bu sebeble dünya tarihînde en fazla okunan tıbbi eser İbn-i Sina'nın "Kanun " kitabıdır. Şerhlerinin sayısının baskısı ise sayısızdır. Et-tabari, uyuzu buldu, İbn-i Zühr de tedavisini keşfetti. Peritonit, perikardit, mide kanseri ve akciğer veremini de İbn-i Zühr keşfetti. İbn-i Rüşt çiçek aşısından bahsetti. Batılılar çiçeği Allah'ın te'dip vasıtası sayıp bu akideyi reddedenin Allah'a küfür eden insan sıfatı ile teşhir direğine bağlanacağının Kayser I. Maximillien İbn-i Rüşd'den iki yüz sene sonra umuma açıklıyordu. 9. asrın ilk yansında Maseveyp cüzzamın ilahi bir lanet değil, sari bir hastalık olduğunu, İbn-i Cesar tedavisine ait eser yazdı, tedavi etti. Batılı ise 16. asra kadar cüzzamlıları kiliseden afaroz etti. Cenaze ayini ile mezar çukuruna koyup ücra bir yerde kaderine terketti. 14. asırda çıkan veba salgınınında kabahat batıda musevilere yüklenerek Fransa ve İsviçre'de yüzlerce musevi yakıldı. İbn Hatip, vebanın sari bir hastalık olduğunu kitabında anlatıyordu. Vebanın bulaşıcılığın teşhisi, İslâm medeniyetini, eski Yunan medeniyeti üstüne yükleten mühim terakkilerden biridir. Ebül Kasım, bugün bile benzerlerini hala kullandığımız nisaiyedeki cerrahi aletleri yaptı ve ameliyatlarında kullandı. Ayrıca zor doğumlardaki teknikleri, trakeotomiyi, büyük damarları bağlamasını; "Walcher pozisyonu"nu, Walcher'den 9 asır önce keşfetti; cerrahî dikişleri catgut'u, Trendelenburg pozisyonunu Fredrich Trendelenburg'dan 9 asır evvel kırık ve çıkıklarda alçı ile sarmayı ve pencere açmayı keşfetti. Huney Bin İshak'ın göz tababeti ile alakalı eseri 19. asrın sonuna kadar batı göz tababetinin esası oldu. Narkozu, çeşitli hipnotik ilaçları hep müslüman hekimler bulup ameliyatlarında kullandılar. Emevi Halifesi El-Velid'in ilk İslâm hastanesini kurup oraya hekimleri tayininden 8 asır sonra, batıda ilk defa 1500 senesinde Strazburger hastanesi bir memur doktora sahip oldu. bunu 1517'de Leipzig Hastanesi, 1536'da Paris'te Hotel Diue takip etmiştir.
Kısacası, bütün ilimlerde olduğu gibi, ortaçağ, İslâm âleminde tababetin en olgun meyvelerini verdiği dönem oldu. Çünkü o zamanlar insanımız ufuklannı İslâm güneşiyle aydınlatıyordu. Batı ise, kendi müdahalesi ile ilahi kaynağından uzaklaştırdıkları hristiyanlığın dar kalıpları arasında sıkışıp kalmıştı.
Bugün batı karşısındaki durumumuz, gözlerimizi güneşe kapamaktan ileri gelmiyor mu dersiniz?