Genetik olarak üstün ırk mühendisliği mi?

01.11.2013 09:58

İşte burada Svalbard Tohum Bankası ilginçleşiyor. Hatta daha da önemli. ‘Proje’ Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920’lerden beri genetik olarak Üstün Irk yaratmayı meşrulaştırmak için kullanan öjenik (daha sonradan genetik mühendisliği denen) projedir. Hitler ve Naziler buna Ari Üstün Irk demişlerdi.

Hitler’in öjeniği bugün yeryüzündeki tüm tohum çeşitlerinin örneklerini saklamak için bir kıyamet deposu kuran aynı Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti. İşte şimdi durum daha da ilginçleşiyor. Aynı Rockefeller Vakfı insan hayatını ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini dilenilen şekilde değiştirmeyi ümit ediyorlardı. Savaştan sonra sessizce ABD’ye biyolojik öjenik çalışmalarını devam ettirmeleri için getirilen Hitler’in öjenikçi bilim adamları çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda temel adımları attılar ki Hitler’in bilim adamları Nazi Almanyası’na kadar açık bir şekilde Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti.

Aynı Rockefeller Vakfı 1946’da Nelson Rockfeller ile Pioneer Tohum Şirketi kurucusu Henry Wallace’ın Meksika’ya yaptıkları bir geziden sonra sadece adı yeşil olan Yeşil Devrimi de başlatmıştı.

Yeşil Devrim Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Rockefeller Vakfı agronomisti Norman Borlaug bu nedenle bir Nobel Ödülü aldı. Henry Kissinger’ın da 1973’de Nobel Barış ödülünü aldığını düşündüğümüz de bunun çok ta övünülecek bir şey olmadığını söyleyebiliriz.

Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri küresel ölçekte bir tarım işi geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi.

Henry Kissinger

 

Henry Kissinger’in 1970’de söylediği gibi ‘Eğer petrolü kontrol ederseniz ülkeyi kontrol edersiniz, eğer gıdayı kontrol derseniz nüfusu kontrol edersiniz.”

 

Tarım işi ve Rockefeller’in Yeşil Devrimi kol kola ilerledi. Her ikisi de Rockefeller Vakfı’nın bitki ve hayvanların genetik mühendisliği yoluyla geliştirilmesini de içeren büyük planının parçasıydılar.

John H. Davis 1950’lerin başlarında Başkan Dwight Eisenhower yönetiminde Tarım Bakanı yardımcısıydı. 1955’de Washington’dan ayrıldı ve o zamanlar tarım uzmanları için önemli bir yer olan Harvard İşletme Okuluna girdi. Belirgin bir stratejisi vardı. Davis 1956’da Harvard İş dergisinde yazdığı makalede “çiftlik sorununu sonsuza değin çözmenin ve işlevsiz hükümet programlarını engellemenin tek yolu tarımı şirketlere devretmektir” dedi. Çok az kişi ne düşündüğüne dair ipuçlarına sahip idiyse de o ne istediğini çok iyi biliyordu. Gıda zincirini geleneksel aile çiftçiliğinden alıp ulusötesi şirketlerin eline teslim ederek tarıma darbe yapmaktı amacı.

Rockefeller Vakfı ve ABD tarım şirketlerini heyecanlarından şey Yeşil Devrim’in gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanmasıydı. Hibrid tohumların en can alıcı özelliği üreme kapasitelerinin olmayışıydı. Hibrid tohumlar üreyemiyordu. Tohumları ebeveynlerininkine benzer ürünler veren ve açıktan polenlenen türlerin aksine hibrid bitki tohumlarından elde edilen hasatın verimi ilk jenerasyona göre çok düşüktü.

Hibritlerde bu azalan hasat verimi özelliği yüksek miktarda hasat alabilmek için çiftçilerin her sene tohum almasını gerektiriyordu.  Dahası ikinci jenerasyondan alınan hasattaki verim düşüklüğü  tohum ticaretinin tohum şirketleri dışında yapılmasını ve paylaşılmasını engelliyordu. Büyük küresel tohum şirketleri ebeveyn tohumlukların dışarıya sızmasına engel olabilirse hiçbir çiftçi ya da rakip hibridleri yetiştiremeyecekti.

Hibrid tohum patentlerinin DuPont’un Pioneer Hi-Bred ve Monsanto’nun Dekalb’ının başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması  daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı.(4)

Aslında modern Amerikan tarım teknolojisi, kimyasal gübreler ve ticari hibrid tohumlar yerel ve özellikle de orta ölçekli ve daha kurumlaşmış olan çiftçileri başta ABD’dekiler olmak üzere tarım ve petro kimya şirketlerine bağımlı hale getiriyordu. Bu on yıllardır dikkatlice planlanan bir sürecin ilk adımıydı.

Yeşil Devrim adı altında Tarım Şirketleri ABD’li ihracatçıların sınırlı giriş yapabildikleri ulusal pazarlara girme olanağı sağlıyordu. Bu eğilim daha sonradan “pazar merkezli tarım” olarak anılmandı. Aslında bunun gerçek adı  ‘tarım şirketlerinin kontrolünde tarım’ idi.

 

Ford Vakfı

Ford Vakfı

Yeşil Devrim aracılığıyla Rockefeller Vakfı ve daha sonra Ford Vakfı, ABD Uluslar arası Gelişme Ajansı ve CIA’nın dış siyaset hedeflerini şekillendirmek ve desteklemek için kol kola çalıştılar.

 

Yeşil devrimin en büyük etkilerinden birisi iş aramak için şehirlere göç eden köylünün kırsaldan göç etmesi ve kırsalı boşaltması idi.  Bu bir tesadüf değildi. ABD’li küresel şirketlerin ucuz işçi havuzları yaratmak için yaptığı planın bir parçasıydı, ya da son yıllardaki adıyla ‘küreselleşmenin’. 

Yeşil Devrim’in kendi kendine yaptığı teşvik sona erdiğinde sonuçlar söz verilenden oldukça farklıydı. Yeni kimyasal ilaçların gelişigüzel kullanımıyla ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getiren sorunlar baş gösterdi.    Yeni hibrid tohumların mono kültür yetiştirilmesi toprağın ve hasatın verimini düşürdü.  Halbuki ilk sonuçlar çok etkileyici idi: örneğin Meksika’da önce mısır sonra buğday’da iki ya da üç hasat birden alınmıştı. Bu durum kısa süre sonra değişti.

Yeşil Devrim’e  genellikle büyük sulama projeleri eşlik ediyordu ki bu genellikle devasa barajların yapılması için Dünya Bankası fonlarını içeriyor, yerleşim birimleri ve büyük verimli tarım alanları sular altında kalıyordu. Ayrıca ‘süper buğday’ dekar başına ihtiyaç duyduğu büyük oranda gübre miktarıyla toprağı nitrat ve petrole boğuyordu. Bu gübrelerse hepsi kardeş olan Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü.

Yüksek miktarlarda kullanılan ot ve böcek ilaçları petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu. Yeşil devrim aslında bir “kimyasal darbeydi”. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi.

Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank  ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar.

Birçok gelişmekte olan ülkede uygulanan bu krediler daha çok büyük toprak sahiplerine gitti. Küçük çiftçilerde durum farklı işliyordu. Küçük ölçekli çiftçi ilaç ve gübre alamadığı için borçlanmak zorunda kalıyordu.

Başlangıçta çeşitli hükümetler çiftçiye tohum ve gübre alabilmesi için kredi sağlamaya çalıştı. Bu programa katılamayan çiftçiler tefecilerden borç aldı. Ancak resmi olmayan yüksek faiz oranları nedeniyle birçok küçük ölçekli çiftçi ilk baştaki yüksek hasat veriminden bile bir fayda sağlayamadı. Hasattan sonra ürünlerinin tamamını borç ve faizi geri ödemek için satmak zorunda kaldılar. Para tüccarlarına ve tefecilere bağımlı hale geldiler ve genellikle topraklarını kaybettiler. Hükümetin verdiği düşük faizli krediler bile bu durumu düzeltemedi ve çiftçi kendini bile doyuramaz hale geldi.(5)

On yıllardan beridir Yeşil Devirimi destekleyen, içinde Rockefeller Vakfı’nın da bulunduğu çıkar çevreleri, Rockefeller Vakfı’nın başkanı Gordon Conway’in birkaç yıl önce belirttiği ‘Gen Devrimi’ni, yani GDO patentli tohumların da dahil olduğu endüstriyel tarım girdilerinin yayılmasını,  teşvik etmek için çalıştılar.